ÖZGE ARSLAN İLE NOKTA ‘Bir hatırlatma ve hatırlama töreni.’

By

SAMİRA: Birazcık oyun hakkında konuşmak istiyoruz biz sizinle.

ÖZGE: Tabi ki tabi ki!

SAMİRA: Nokta adından itibaren güçlü durma ve yüzleşme hissiyatı yaratıyor.. oyunun ilk temeli hangi ihtiyaçtan dolayı atıldı?

ÖZGE: Yani bunları anlatma ihtiyacı diyebilirim… Dinlediğim duyduğum şahit olduğum hikayeler bende yük oldu ve bir şekilde içimden atmam gerekiyordu. Black Venus lakaplı …. Karakterinin hikayesini ilk okuduğumda ve belgeselini izlediğimde gerçekten anksiyete geçirdim. Nasıl yani, nasıl yani diye sorup durdum. Bu duygu bana fazla geldi; o hissi bir şekilde paylaşmak, dışarıya atmak ve ondan kurtulmak gibi bir ihtiyaç gelişti bende. Diğer tüm karakterler de öyle. Afifeyi bizim anlattığımız şekliyle bugüne kadar anlatan olmadı bildiğim kadarıyla, araştırmalarımız o yönde. 

Biraz ajite etmeden insan hali, insanın insana ettiği zalimliği anlatmaktan çıktı tamamen. Yolculuk o noktada kuruldu yani. 

SAMİRA: Tam bununla ilgili bir sorumuz daha var aslında, oyundaki Nokta Ana karakteri sadece bireysel bir hikaye mi yoksa kolektif kadın belleğinden bir arketip olarak mı doğdu? 

ÖZGE: Aslında şöyle; normalde Nokta Ana adında bir kadın var, karadenizli. Ama biz Nokta Ana’nın yaşadığı kendi özel hikayesini alıp anlatmadık. Biz Nokta Ana’nın sadece adını burada anmak istedik. Ve aslında dediğiniz gibi kolektif bir noktaya ışık tutması açısından Nokta Ana oyuna anlatıcı olarak dahil oldu.  

SELİN: Peki, bu ‘’etkilendim ve bunu dışarıya taşırmalıyım’’ yorumunuz da her kadının yaşadıklarından ortak payda bulması gibi sizin de kendinizden parçalar bulduğunuz arketipsel bir karakter olup bunun içsel dönüşüm sürecini mi paylaşıyorsunuz?

ÖZGE: Tabi tabi. Yoksa bir insan bu hikayeyi paylaşmayı neden sorumluluk gibi hisseder ki zaten? O muhtemelen benim kafamdaki arketiplerden birine denk geliyor. Oradaki kadının yaşadıkları – bir beden gerçeği var yani o beni çok yaralar – bedeniyle suistimale uğrayan bir kadın. Kim bilir belki ben de hayatımın bir döneminde burnum için kaşım için gözüm için hatırlamadığım bir sürü zorbalığa, suistimale maruz kaldım. Her birimiz, her kadın gibi. Aslında bazen bunu biz de yapabiliyoruz maalesef. Kesinlikle bilinçaltımda bir yerlerde benim travmatize olduğum bir şeyleri tetiklemiştir. Şu an kesinlikle bu olay diyemeyeceğim ama kesinlikle bilinçaltımda bir karşılığı vardır ve o sebeple bu ihtiyaç doğmuştur ve anlatmayı istemişimdir. 

SELİN: Oynarken de aslında bir dönüşüm sürecinden geçiyorsunuz.

ÖZGE: Evet, evet kesinlikle biraz şifalandırıyor, zaten konu da o.

SAMİRA: Hem bir yüzleşme anı hem de seyirciye bir şeyleri hatırlatma alanı aynı zamanda…

ÖZGE: Evet kesinlikle öyle! Bir hatırlatma ve hatırlama töreni. 

SELİN: Oyun boyunca tek bir kişi olarak, siz hem yazan hem yöneten hem de oyuncu olarak bu hikayeyi kronolojik olarak da değişen karakterle anlatıyorsunuz. Bu yapım sürecinde üstlendiğiniz yük fazla ve aynı zamanda yazdığınız hikaye de bunu anlatıyor aslında, karakterlerin hikayesinde sistemin onlara yüklediği ya da içsel olarak üstlendikleri yükleri anlatıyor. Bu bir çatışma mı yoksa birbirini besleyen bir dönüşüm süreci mi?

ÖZGE: Allah allah! Hiç düşünmemiştim bunu bu açıdan. 

SELİN: Ben hikayeyi incelediğimde ilk fark ettiğim bu oldu. Aslında bu hikayedeki karakterlerin, yükleri anlatılırken yine bir yük taşıyarak ortaya çıkarma hikayesi. Ve oldukça gerçek bir yerden doğuyor. 

ÖZGE: Evet, evet! Çok doğru vallahi. Kesinlikle bende dokunduğu şeyler var demek ki. Hikayeyle bağdaştığım ve birbirimizi beslediğimiz çok nokta var. Çok doğru ve çok tatlı bir soru oldu gerçekten. Hiç böyle düşünmemiştim. Biz ne acılar çektik bu yolda… İçinden çıkamadığımız çok nokta oldu yönetmenle. Bir ben yükleniyorum bir o… Bazen yarıda kesip bırakıyoruz, duygu durumu çok zor geliyor. Çünkü tüm kadınların yaşadığı, maruz kaldığı şeyler anlattıklarımız. Bu duyguları saptamak da yazarken çok ağır ve zor şeylerdi. Biz provadan çok dramaturji çalıştık belki de saatlerce. Gözlem yaptık, araştırma yaptık yıllarca. Eylem kısmı gerçekten işin içine sonradan dahil oldu. Orada da çok yük bindi, ben hep daha fazlasını istedim. Daha fazlası var dedim, hala daha var. Yine oynarken de hep ‘’yok ya burada bir şey var, daha fazlası olabilir, daha iyisi olabilir, daha dengeli olabilir’’ diyorum. Bu benim mizacımla da alakalı, çok sorumluluk almayı da seven yükü edinmeyi de seven biriyim. Allahtan  artık böyle yükler ediniyorum yani…

(GÜLÜŞMELER)

Çünkü bu benim kendi yüküm, kendi seçimimle yüklendiğim bir yük. Ve bu bir çözülme anı. Hem de yaşayan bir şeye dönüşüyor, o sorumlulukları almasaydık böyle bir şey olmazdı. 

SELİN: Acının içinden geçme durumu gibi bir şey aslında…

ÖZGE: Evet, evet tamamen oyle!

SAMİRA: Hem kadın hikayesi olduğu için hem de zorbalığa bir dönem maruz kaldığımız için bunlar da bizim yüklerimiz oluyor ya, kadın seyircilerden gelen sizi en çok etkileyen geri dönüşü hatırlıyor musunuz?

ÖZGE: Yani hepsi o kadar çok değerli ki oyun sonrası sarılırken insanların gerçekten oyunun etkisiyle titrediğini hissediyorum. Ben sonuçta oyunla hizmet ediyorum; benim bir görevim var, bir şey yapıyorum. O duyguyu karşı tarafa nasıl anlatabileceğimizin peşindeyiz. Hakikaten çok güzel etkileşimler alıyorum. Birçok erkekten de hep şeyi duydum, ‘’Bir kadın oyunu izlediğimde ilk defa rahatsız olmadım!’’, bu da çok hoşuma gitti.

YÖNETMEN: Hem öyle hem de benim gözlemim Baba Sahne’de seyircilerle yaptığımız röportajlardan çıkarım yapacak olursak gelenlerin ‘’Bir daha geleceğim, arkadaşlarımla beraber geleceğim!’’’ demesi çok kıymetliydi. Bir oyunu tekrar tekrar izlemek istiyor olmak önemli bir şey. 

ÖZGE: Bu iş insan işi aslında, yani sadece kadın oyunu dendiğinde de sadece tek boyutlu bakıyormuşuz gibi geliyor, bunu hep söylüyorum röportajlarda. Çünkü biz hikayede hayvanlara edilen eziyetten bahsediyoruz, insanın insana ettiği eziyetten bahsediyoruz. Doğaya verdiğimiz zarardan ve adaletsizlikten bahsediyoruz. Kendi iç dengemizin bozuluyor olmasından ve bu dengesizliği bir başkasına yüklüyor oluşumuzdan bahsediyoruz. Hepimizin sistematik bir şekilde birbirimize ve sistemin de bize yaptığı baskıdan bahsediyoruz.

SELİN: Sistemin çarkına sıkışmak aslında…

ÖZGE: Evet sıkıştırılıyoruz aslında. Her geçen gün daha da sıkıştırılıyoruz ya da sıkışıyoruz bu yüzden çok bütünsel bir oyun diyebilirim. 

SAMİRA: Şefkat oyunu diyebilir miyiz? Tüm bu zulümler şefkat eksikliğinden doğar ya.

ÖZGE: Olabilir, evet. Zaten bu hikayelerin içinde yaşananlar sevgisizlikten ve şefkat eksikliğinden. Biraz da ondan bahsediyoruz sahiden. O yüzden Nokta Ana da çok sempatik, çok sevecen; seyirci ile arası iyi, çok tatlı bir karakter. Hikayelere çok güldürü noktasından dahil oluyor yaşananların neşesine katılıyor. Neşeyi sıkıyor, cimcikliyor ve seyirciye atıyor. Çok güzel paslaşıyoruz seyirci ile orada. Nokta Ana’nın varlığı orada hikayeyi çok dengeliyor. Çünkü çok komik oldu.

SELİN: Oyunun müzik ve seslerini de sizin tasarladığınızı okudum, ses ve ritmi bu hikayeyle birleştirirken sahnede nasıl bir dönüşümü hayal etmiştiniz? Yani müzik sonradan mı dahil oldu yoksa anlık eksikliklerle mi doğdu?

ÖZGE: Beraber ortaya çıktı, hatta daha erken bile diyebilirim. Sahneleri çalışırken taslak olarak oturmuştu kafamda, sonra da hikayeyle gelişti.

SELİN: Peki bir duyguyu aktarma noktasından mı doğdu şarkı eklemek?

ÖZGE: Hayır, aslında bu benim fıtratımla da alakalı olabilir. Bir role çalıştığımda onun mutlaka melodisi onun makamı ve içinden geçtiği hal bende bir ritim uyandırıyor. Benim bakışım da böyle olduğu için bu iş özelinde de biraz böyle oldu. Aynı zamanda müzisyen kimliğimi de bırakamıyorum burası beraber bana çok bütünsel geliyor. Beden formu çalışırken de aynı zamanda o kendi müziğini doğuruyor. O müzik karakteri ortaya çıkarıyor. Bana hiç birbirinden ayrı gibi gelmiyorlar. Olması gereken bir bütünlük olarak görüyorum.

SELİN: Bir oyunu uzun soluklu izlerken bir hikaye akışı var, bilişsel bir çağrışımı var ama sanki müzikler anlık kısa duygularla ortaya çıkmış gibi düşünüyorum. O yüzden size bu soruyu sormak istedim, bir duyguyu daha baskın halde seyirciye verebilmek için mi?

ÖZGE: Burada sanırım – umarım öyle yapabilmişizdir – oyunculuğun ve komedinin dozuyla müziğin yarattığı etkinin ve bedensel performansın da etkisinin birbiriyle iç içe olduğunu düşünüyorum. Bütün sahne geçişleri müzikli ve aynı zamanda harekete dayalı başka bir anlatı da var aynı zamanda. O geçişte konuşmuyoruz, sadece hareket ediyorum ve o geçişte bizim için müzik olayın temeli. 

SAMİRA: Ben bu soruyu tiyatrocu kimliğimle sormak istiyorum. Oyun biraz geleneksel Türk tiyatrosunu andırıyor ama özünde modern tiyatro olarak arada bir köprü kuruyor. Bu bilinçli yapılan bir durum mu? Kaynağı nereden geliyor, nasıl bir süreç?

ÖZGE: Süreç çok uzun tabi. Kaç yıllık bir hikaye aslında. Son gelinen noktada akıl birliğiyle sohbet ederek nasıl yapabileceğimiz üzerine toplantılar yapıp fikir alışverişinde bulunarak birbirimizden destek aldık. Ve bu şekilde metin oluştu. Hikayeyi ve vereceğimiz duyguyu nasıl daha iyi aktarabileceğimizin peşinde koştuk. Hala arıyoruz. ‘’Şöyle mi yapsak, öyle mi olsa? Şurası fazla mı, burası az mı? Burayı çıkarsak mı, şurayı eklesek mi?’’ gibi… Hala da böyle bir süreçteyiz ve bunun hiç bitmeyeceğine eminim. 

SELİN: Son olarak, tek kişilik bir oyunda performansta hem anlatıcı hem oyuncu hem de yönetmen olmak ve oyunun müziklerini yapmak nasıl bir duygu? Bir kelimeyle ya da kısa bir cümleyle anlatabilir misiniz?

ÖZGE: Büyük sorumluluk. Ama Allah’a şükür herhalde gidiyoruz yani yolumuz açık. Seyirci seviyor hikayeyi, kabullendi. Önemli olan da bu.

SAMİRA: Röportajı şu cümlelerle bitirebiliriz. Bizim de dergimiz 6 kadın tarafından kuruldu ve kitlemiz genç ve bağımsız sanatçılardan oluşuyor. Sizin de sanatçı kimliğiniz çok uzun bir deneyime dayanıyor. Bağımsız genç sanatçılara neler söylemek istersiniz?

ÖZGE: Evet biliyorum. Söyleyeceğim şey şu: geri durmasınlar. Hiçbir şey onların önüne geçmesin, yardırıp gitsinler. Hepimizin önü çok açık. Kimse kimseyi manipüle etmesin, kimseye de bu izni vermeyelim. Çünkü hepimiz hem izin verdik hem bunu başkalarına yaptık belki de, bunu yapmamak ve oraları kapatmak lazım. Hepimiz kendi ışığımızın peşinde koşmalıyız. Baksanıza burada kaç kadınız hepimiz birlikte yaptık bu işi! Şimdi sizin varlığınızın dahil olmasıyla başka bir şey oluşuyor, biz de bir şeyler hissediyoruz. O sebeple paylaşarak ve sarılarak çözebiliriz her şeyi. Yürüsünler!

Posted In ,

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir